Yaşamın Kökeni!

Evrim ve doğal seçilim fikirleri karşısında çoğu kimse hayrete düştü. Hâlâ da düşenler var. Atalarımız yeryüzünde yaşam mekanizmasının düzenine, organizma yapılarının işlevlerini yerine getirişine bakarak bunda büyük bir mucit gördüler. En basit yapılı tekhücreli organizma bile en mükemmel cep saatinden daha karmaşık bir makinedir. Saatlerin parçaları kendiliğinden bir araya gelmedikleri gibi dedelerimizin saatleri küçük aşamalarla kendiliklerinden bugünkü saatlere dönüşmezler. Saatin bir yapımcısı vardır. Atomlarla moleküllerin böylesine hayret verici karmaşıklıkta ve düzgün işleyişte organizmalar yaratmak üzere her nasılsa kendiliklerinden bir araya gelmelerine ihtimal verilmiyordu. Her canlının özel olarak o haliyle yaratıldığı, bir türün başka bir türe dönüşemeyeceği kavramları, atalarımızın hayat hakkındaki kısıtlı tarihi bilgilerine yatkın geliyordu. Her organizmanın büyük bir yaratıcı tarafından titizlikle yapıldığı düşüncesi, doğaya bir anlam ve düzen sağlayıp insanlara da üzerinde hâlâ duyarlılık göstererek durduğumuz bir önem kazandırmaktaydı.



Yerküremizde olup bitenler, öteki birçok dünyada yaşam evrimine ilişkin olup bitenlerin az çok aynısıdır belki. Ancak protein kimyası ya da beyin nörolojisi gibi ayrıntılar açısından yerküremiz üzerindeki yaşam tarihi birin galakside benzersiz olabilir. Üzerinde yaşadığımız yeryüzü 4 milyar 600 milyon yıl önce yıldızlar arası gaz ve tozun yoğunlaşmasından oluştu. Fosillerin sağladıkları kayıtlardan öğreniyoruz ki, hayatın başlangıcı bundan az sonra ilkel yerkürenin su birikintilerinde ve okyanuslarda belirdi. Hayat belirtisi taşıyan ilk şeyler, tekhücreli organizmanın karmaşıklığından çok uzaktı. Çünkü tekhücreli organizma oldukça gelişmiş bir yaşam biçimi sayılır. İlk hayat titreşimleri çok daha mütevazıydı. Yeryüzünün o ilk günlerinde şimşek ve güneşten gelen morötesi ışınlar, ilkel atmosferin hidrojence zengin basit moleküllerini ayırıyor, ayrılan parçalarsa kısa zamanda Karmaşıklaşan moleküllere dönüşüyordu. Bu ilkel kimya olgularının ürünleri, okyanuslarda çözülüyor ve giderek karmaşıklığı artan bir tür organik Bulamaç meydana getiriyordu. Ve bir gün, tümüyle rastlantı sonucu beliren O molekül, bulamaçtaki öteki molekülleri yapıtaşları olarak kullanarak kendi kaba kopyalarını yapabildi.


Baş harfleri DNA olan deoksiribonükleik asidin atası, yeryüzünde ki yaşamın da ilk molekülüdür. Bükülü pervane biçimine sokulmuş bir merdivene benzer. Merdivenin basamakları dört ayrı molekül parçası halindedir ve genetik kodun dört harfini oluşturur. Nükleotid denen bu basamaklar, belirli bir organizmanın vücut bulmasını içeren kalıtsal talimatları verir. Yeryüzündeki her hayat şekli için hepsi de aynı dilde yazılmış ama farklı talimat dizileri vardır. Organizmaların farklı oluşlarının nedeni, nükleik asit talimatlarındaki değişikliktir. Nükleotiddeki değişim bir mutasyondur. Bu mutasyon, bir sonraki kuşak tarafından kopya edilerek gerçekleştirilmiş olur. Mutasyonlar nükleotiddeki rastlantısal değişimler olduklarından, çoğu zararlı ya da öldürücüdür. Çünkü işlevsel olmayan enzimlerin ortaya Çıkış kodlarını hazırlarlar. Bir mutasyonun bir organizmayı daha iyi çalışır duruma getirebilmesi uzun bir süreyi gerektirir. Ne var ki, bir santimetrenin on milyonda biri küçüklüğündeki bir nükleotidde yer alacak yarara dönük ama gerçekleşme olasılığı çok az olan bu mutasyon, evrim yolculuğunun sürdürülmesini sağlar.


Dört milyar yıl önce yeryüzü bir molekül cennetiydi. Bunların henüz avcıları yoktu. Bazı moleküller yeni moleküller üretmede yetersiz kalıyorlar, yapıtaşları bulmak için rekabet ediyorlar ve ancak kendi kaba kopyalarını yineleyerek üretebiliyorlardı. Üreme, mutasyon ve en çelimsizlerin ayıklanarak yok oluşuyla, evrim, molekül düzeyinde bile geçerliliğini sürdürüyordu. Zamanla bunların üreme koşullarında uyumları arttı. Özel işlevli moleküller, sonuçta bir araya gelerek bir molekül ortaklığı kurdular. Bu ilk hücreydi. Bitki hücreleri bugün küçük molekül fabrikalarına sahiptirler. Bunlara kloroplast adı veriliyor. Fotosentez işleviyle yükümlü bu küçük molekül fabrikaları güneş ışığını, suyu ve karbondioksidi, karbonhidrat ve oksijene dönüştürürler. Bir damlacık kandaki hücreler farklı bir molekül fabrikası bulundurur. Bu fabrikaya da mitokondriyon adı verilir.


İşlevi yiyecekleri oksijen le karıştırıp yararlı enerji sağlamaktır. Bu fabrikalar bugün bitki ve hayvan hücrelerinde varlıklarını sürdürüyorlar ama bir zamanlar kendi başlarına varlıklarını sürdürmüş hücreler olabilirler. Üç milyar yıl önce bir mutasyonun tek başına varlığını sürdürmekte olan bir hücrenin bölünmesinden sonra ikiye ayrılmasını engellemesi sonucu, tekhücreli bitkilerden bazıları bir araya gelmiş olabilirler. Çokhücreli ilk organizmalar böylece artık gelişmiş bulunuyordu. Vücudunuzdaki her hücre, bir zamanlar tek başlarına varlıklarını sürdüren parçaların kendi ortak çıkarları uğruna birleşip oluşturdukları bir çeşit komündür. Ve bizler yüz trilyon hücreden, bir başka deyişle bir "çokluktan oluşmuş bulunuyoruz.


Fakat oksijen organik moleküllerin parçalanmasına da neden olur. Bizim oksijen sevgimiz malumdur, ama kendini koruyamayan organik madde için oksijen zehirdir. Oksijenli bir atmosfere geçiş yaşam tarihinde müthiş krizli bir dönem olmuştur ve oksijenle başa çıkamayan, kendini koruyamayan çok sayıda organizma yok olup gitti. İlkel yaşam şekillerinden olan botulizm ve tetanos basilleri bugün bile oksijensiz ortamda yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Yerküre atmosferindeki nitrojen kimyasal bakımdan epey eylemsiz olduğundan oksijenden daha az zararlıdır. Fakat o da biyolojik yaşam kaynaklıdır. Böylece görüyoruz. ki yerküre atmosferinin %99'u biyolojik kökenlidir. Kısacası gökyüzü yaşamla dopdoludur.


Hayatın başlangıcından itibaren 4 milyar yıllık sürede var olan başlıca organizmalar, mikroskobik küçüklükteki mavi yeşil yosunlar olup bunlar okyanusları kaplamaktaydı. Derken, 600 milyon yıl önce, yosunların tekelleşen egemenliği kırılmış ve bir dizi yeni hayat şekli, kambriyen patlaması (büyük patlama) sonucu ortaya çıkmıştır. Dünyanın varoluşundan sonra hayat adeta birdenbire patlak vermiştir. Bu da, yerküremize benzer herhangi bir gezegende, kaçınılmaz sayabileceğimiz kimyasal bir süreç sonucu hayatın var olabileceğine işarettir. Ne var ki, hayat 4 milyar yıl süreyle mavi yeşil yosunların ötesinde bir gelişme kaydetmedi. Bu da şunu gösteriyor ki, özel organları olan büyük yaratık çeşitlerinin gelişmesi, hayatın başlangıcından da zordur. Bugün belki birçok gezegende bol miktarda mikrop vardır da, iri hayvanlar ve sebze türünden bitkiler yoktur.


Kambriyen patlamasının hemen ardından, okyanuslar değişik hayat şekilleriyle dolup taştı. 500 milyon yıl içinde büyük trilobit sürüleri belirdi. Bunlar büyücek bir sineğe benzeyen, iyi yapılanmış hayvanlardı; bazı sürüler okyanusların tabanında yaşardı. Bugün artık trilobitler yoktur. 200 milyon yıldır yeryüzünde trilobit görülmüyor. Yeryüzünde bugün sadece fosilleri kalmış olan bitkiler ve hayvanlar oldukça fazladır. Ve hiç kuşkusuz halen gezegenimizde var olan türlerin hiçbiri bir zamanlar var değillerdi. Eski kayalıklarda bizim gibi yaratıklara ait bir ize rastlanmıyor. Türler bir ara belirdikten sonra, uzun ya da kısa bir süre gezegende ikamet ediyorlar, sonra da ortadan kayboluyorlar.


Kambriyen patlamasından Önce, türlerin birbirinin peşi sıra epey yavaş bir hızla ortaya çıktıkları sanılıyor. Bunun bir nedeni de daha eski tarihlere inildikçe bilgi dağarcığını dolduran kayıtların azalıvermesidir. Gezegenimizin ilk dönemlerinde, yapılarında katı parçalar bulunan organizmalar çok azdı ve yumuşak yapılı canlılardan da geriye çok az fosil kalmaktadır. Buna rağmen, kambriyen patlamasından önce, inanılmaz derecede yeni hayat şekillerinin ortaya çıkışı -tembel bir ilerleme hızıyla da olsa gerçek bir olgudur. Hücre yapısının ağır çekim bir filmi andıran bir tempoyla evrimi ve biyokimyasal özelliği, fosil kalıntılarının dış görünüşünde tam bir belirginliğe kavuşmuyor. Kambriyen patlamasından sonraysa yeni hayat şekilleri baş döndürücü bir hızla belirmişlerdir. Birbirinin ardından büyük bir hızla ilk balıklar ve omurgalılar ortaya çıktı. Önceleri yalnızca okyanusları kaplayan bitkiler, kara parçalarını işgale koyuldular. ilk böcek gelişti; bunun yavruları karalara yayılan hayvanların öncüleri oldular. Kanatlı böceklerle amfibik böcekler doğdu. Hem karada hem suda yaşayabilen balık türedi. İlk ağaçlar ve sürüngen hayvanlar belirdi. Dinozorun gelişimi gerçekleşti. Memeliler ortaya çıkarken ilk kuşlar uçmaya, ilk çiçekler açmaya başladı. Sonra dinozorlar yok oldular yeryüzünden. Yunus balıklarıyla, balinaların atalar olan ilk balıklar belirdi. Aynı dönemde maymunların, orangutanların ve insanların ataları olan primatlar ortaya çıktı. Yaklaşık on milyon yıl önce, insana epey benzeyen ilk yaratıklar  beyinlerinin büyüklüğünde önemli gelişmeler gösterdiler. Ardından da, yalnızca birkaç milyon yıl önce, ilk gerçek insanlar ortaya çıktı.


İlk insanların yaşam ortamı ormanlardır. Aslında insanların ormanlara doğal bir yakınlığı vardır. Göklere doğru tırmanan bir ağaç ne güzeldi.. Yaprakları fotosentez yapmak için güneş ışığına kucak açar. Ağaçlar yanlarındaki ağaçları gölgelemek için rekabete girişirler. Eğer dikkat edecek olursanız, yan yana yana yetişen iki ağacın birbirini ite ite bir yaşam yarışına girdiklerini görürsünüz. Ağaçlar, enerjilerini güneş ışığından alan kocaman ve güzel birer makinedirler. Topraktan su, havadan karbondioksit alarak bunları hem kendilerinin kullandığı hem de bizlerin yararlandığı yiyeceğe çevirirler. Bitki, ürettiği karbonhidratı, kendi bitkisel yaşamını sürdürmek için enerji kaynağı olarak kullanır. Ve sonuçta bitkilerden geçinen parazitler olan bizler de kendi yaşamımızı sürdürmek için bitkilerin karbonhidratlarını çalarız. Bitkilerden aldığımız kanımızdaki karbonhidratlarla içimize çektiğimiz havanın erimiş haldeki oksijenini karıştırarak yaşayabilmemiz için gerekli enerjiyi sağlarız. Bu süreç sonucunda karbondioksit çıkarırız. Bitkiler de aldıkları bu karbondioksidi karbonhidrata dönüştürürler. Ne şaşılası bir işbirliği düzeni... Bitkilerle insanların birbirinin soluğunu alıp vermesiyle gezegen çapında karşılıklı bir hayat öpücüğü döngüsü, 150 milyon kilometre uzaklıktaki bir yıldızın enerjisiyle sürüp gitmekte...


Canlı hücrede, yıldızlar ve galaksiler alemindeki gibi karmaşık ve güzel bir düzen hüküm sürer. İnce bir işçiliğe dayanan hücre yapısı ancak 4 milyar yıl içinde ulaşılmış bir mekanizmadır. Yiyecek parçaları hücrenin içinde şekil değiştirir. Bugün akyuvar olan, dünün ıspanağıdır. Hücre bu değişimi nasıl gerçekleştirir? Hücrenin içi öylesine düzenli bir işbirliğine dayanan bir yapıdır ki, kendi özyapısını koruyarak molekülleri değiştirir, enerji depolar ve kendini çoğaltma işlevini yerine getirir. Bir hücrenin içine girebilecek olsak molekül beneklerinin çoğunun protein molekülleri olduğunu, bunlardan bir bölümünün hummalı bir faaliyet içinde bulunurken bir bölümünün de bekleme halinde olduklarını görürdük. En önemli proteinler enzimlerdir. Bunlar hücrenin kimyasal tepkilerini düzenleyen moleküllerdir. Enzimler bir makineyi oluşturan parçaları bir araya getiren ve her biri ayrı bir parçanın uzmanı olan işçileri andırırlar. Örneğin, hücrede nükleotid guanozin fosfat oluşumuna geçilen dördüncü aşamaya ya da enerji sağlamak üzere bir şeker molekülünün ayrıştırılmasına geçilen on birinci aşamaya, hücre içindeki öteki işlevlerin yerine getirilmesine karşılık ödenen bedel ya da harcanan emek gözüyle bakabiliriz. Ne var ki, bu Oluşum defilesi" enzimler tarafından yönetilmemektedir. Enzimler emir Kuludurlar ve kendileri de başka görevlilerin verdikleri talimat üzerine meydana gelirler. Patron molekül dediğimiz moleküller nükleik asitlerdir. Bunlar hücrenin en dip bölmesinde, başkalarının girmesine izin verilmeyen bir "Yasak Kent"te, hücrenin çekirdeğinde bulunurlar.


Hücrenin çekirdeğindeki bir gözenekten içeri dalabilsek bir spagetti fabrikasında meydana gelen patlamayı andıran bir görünümle karşılaşırdık. Düzensiz kangallar ve teller görürdük ki, bunlar iki nükleik asit türüdür. DNA talimat verenidir, RNA ise DNA tarafından verilen talimatı hücrenin geri kalan bölümlerine iletenidir. Dört milyar yıllık evrimin meydana getirebildiği ve bir hücrenin, bir ağacın ya da insan vücudunda bir işlevin nasıl yapıldığına ilişkin bütün bilgi birikimine sahip olan işte bu hücrelerdir. İnsan DNA'sında yazılı bilgi birikiminin toplamı, normal konuşma dili temeline dayanılarak yazılsa kalın kalın yüz ciltlik kitap olurdu. Ayrıca DNA molekülleri, bazı istisnalar dışında, kendilerini aynen tekrarlayarak tıpatıp birer kopyalarını çıkarabilirler.


DNA bir çift sarmal eğriden oluşur, birbirine bağlı iplikler "sarmal" bir merdiveni andırırlar. Ana yapısal ipliklerden her biri boyunca var olan nükleotidlerin oluşumu ya da düzeni, hayat sözlüğünü verir. Üreme sırasında, sarmal eğriler özel bir proteinin de yardımıyla kendi kendine açılırlar ve her biri, yakınındaki hücre çekirdeğinin yapışkan sıvısında dalgalanan nükleotid yapı bloklarından diğer sarmal eğrinin aynısını oluşturur. Sözünü ettiğimiz açılma başlayınca, “DNA polimeraz" adi verilen önemli bir enzim, oluşan sarmal eğrinin mükemmel biçim almasına yardım eder. Eğer yanlış bir işlem yer alırsa hatayı ortaya çıkaran ve yanlış nükleotidi doğru nükleotidle ikame eden enzimler belirir. Bu enzimler hayret verici güçlere sahip bir molekül makinesidir.


DNA çekirdeği kendi kopyasını üretmesinin -ki buna kalıtım diyoruz- yanı sıra hücrenin faaliyetini de yönetir, ki buna da metabolizma diyoruz. Hücrenin faaliyetini yönetme işini RNA nükleik asit bileşimi yaparak sağlar. Ulaklık yapan bu nükleik asitlerin her biri, hücre çekirdeğinin dış bölgelerine geçer ve orada tam zamanında ve tam yerinde, bir enzimin yapılışını denetler. Her şey tamamlandığında, ortaya bir tek enzimin molekülü çıkmış demektir ki, bu da hücrenin kimyasal yapısının özel işlevini yönetmeye başlar.


İnsan DNA'sı bir milyar nükleotid uzunluğunda bir merdivendir. Nükleotidlerin aklın alamayacağı kadar çok sayıda bileşim olasılığı vardır. Fakat bu bir anlam ifade etmez, çünkü yararlı bir işlev görmeyen protein sentezlerine yol açar. Yalnızca çok kısıtlı sayıda nükleik asit molekülleri bizimki gibi karmaşık hayat şekilleri vücuda getirmeye yetmektedir. 

Buna rağmen nükleik asitlerin yararlı biçimde bir araya getirilmiş halleri şaşırtıcı derecede çoktur; belki de evrendeki bütün elektron ve protonların sayısından daha çoktur. Bu noktadan hareket ederek dünyaya getirilebilecek insan sayısının şimdiye dek yaşamış insan sayısından çok daha fazla olduğu söylenebilir. İnsan türünün kaynak potansiyeli büyüktür. Nükleik asitleri şimdiye kadarki herhangi bir insandakinden daha iyi çalışmaları için bir araya getirmenin çeşitli yolları olmalıdır. Neyse ki, başka tür bir insan meydana getirmek için nükleotidleri değişik bileşimlere kavuşturma bilgisinden yoksunuz. ileride nükleotidleri istediğimiz biçimde bir araya getirerek arzu edilen nitelikleri yaratmak mümkün olabilir. Düşündürücü ve ürkütücü bir proje!


Evrim mutasyon ve ayıklama yoluyla gerçekleşir. Mutasyon çoğalma sırasında "DNA polimeraz" enziminin bir yanlışlık yapmasıyla olur, ama ender olarak hata yapar. Mutasyonlar, Güneş veya kozmik ışınlardan gelen radyoaktivite ya da morötesi ışığın veya çevredeki kimyasal maddelerin etkisiyle olabilir. Tüm bu etkiler, nükleotidleri değiştirebilir ya da nükleik asitleri düğümler halinde bağlayabilir. Eğer mutasyon oranı yüksekse 4 milyar yıldır uzun uzadıya edinilmiş kalıtımı kaybetmiş oluruz. Eğer çok düşük orandaysa çevrede ileride görülebilecek herhangi bir değişime ayak uyduracak yeni çeşitlilikler oluşmayacaktır. Hayatın evrimi, mutasyonla ayıklama arasında az çok kesin bir dengeye gereksinim gösterir.


Bu konuya ilişkin deneyler 1950°lerin başında Harold Urey Kimya Enstitüsü'nden mezun Stanley Miller tarafından yapılmıştır. Kimyager Urey ilk dönemdeki yeryüzü atmosferinin hidrojen bakımından çok zengin olduğunu ısrarla söylemişti. Bugün Kozmos da hidrojen bakımından çok zengindir. O tarihlerden bu yana hidrojenin yeryüzünden uzaya adım adım süzüldüğünü, kütlesi büyük Jüpiter'dense süzülmediğini ve hayatın hidrojen kaybından önce başladığını ileri süren de Urey'dir. Kimyager Urey bu gazlardan elektrik akımı geçirilmesini önerince biri bu deneyden ne sağlamak istediğini sordu. O da, "Beilstein," dedi. Beilstein kimyagerlerce bilinen tüm organik moleküllerin listesinin bulunduğu 28 ciltlik kitaptır. O zamanlar yerkürede en bol bulunan gazları ve kimyasal bağlantıları çözücü herhangi bir enerji kaynağını kullanarak hayatın temel yapıtaşların üretebiliriz. Söz konusu kapta hayat müziğinin yalnızca notaları vardır, ama müziğin kendisi yoktur. Yaşamın yapıtaşları olan moleküller doğru bir düzen içinde dizilmelidir. Hayat, hiç kuşkusuz proteinleri yapan aminoasitten ve nükleik asitleri yapan nükleotidlerden daha başka bir şeydir. 


Ne var ki, bu yapıtaşlarından uzun molekül zincirleri dizisi oluşturarak laboratuvarda önemli adımlar atıldı. Aminoasitler, yerkürenin o zamanki koşullarında, proteinlere benzeyen moleküllere dönüştürüldü. Bunlardan bazıları, kimyasal tepkileri, zayıf olarak da olsa enzimlerin yaptığı gibi eye biliyorlar. Nükleotidler 20-30 metre uzunluğunda bulunan nükleik asit iplikleri gibi dizildiler. Deney tüpünde yaratılan uygun koşullar altında, kısa nükleik asitler kendilerinin tıpatıp benzeri bileşimler meydana getirebiliyorlar. Şimdiye dek hiç kimse yerkürenin ilk dönemine ait gaz ve suları birbirine karıştırıp sonucunda test tüpünden bir şey çıkarabilmiş değil. Bilinen en küçük canlılar olan viroitler on bine yakın atomdan oluşur. Halen canlı diyebileceğimiz hiçbir varlık viroitler kadar basit yapılı değildir. Virüslerin aksine viroitler yalnızca nükleik asitten oluşur; virüslerin çevresinde protein tabakası da vardır. Viroit tek bir RNA ipliğinden başka bir şey değildir. Düz çizgi biçiminde olabilecekleri gibi daire biçiminde olanlarda var. Virüsler gibi viroitler, daha büyük ve düzgün çalışan bir hücrenin molekül mekanizmasında egemenlik kurarak onu daha çok sayda hücre üreten bir fabrika durumundan çıkarıp daha çok viroit üreten bir fabrika durumuna sokarlar.


Fakat başka bir gezegendeki hayatın moleküllerine ait kimyasal yapıyla gezegenimizdekinin yapısı aynı olsa bile, oralarda bizimkine benzer organizmalar bulunmasını beklemeyebiliriz de. Yerküremizdeki canlı varlıkların çeşitliliğini göz önüne getiriniz. Oysa hepsi de aynı gezegeni ve aynı molekül biyolojisini paylaşıyorlar. Oradaki hayvanlar ve bitkiler bizim buradakilerden temelde belki de farklı şeylerdir. Öte yandan belirli çevre koşullarına uyum açısından, örneğin, görmek için iki gözün elverişli olması gibi durumlardan kaynaklanan benzer bir evrim de yer almış olabilir. Ama evrim sürecinin rastlantısal özelliğinden ötürü, Dünya dışı yaratıklar yerküre yaratıklarından ayrı olabilir.


Jüpiter gibi atmosferi hidrojen, helyum, metan, su ve amonyak dolu, gazdan oluşmuş dev bir gezegende katı bir yüzey bulunmaz. Burada yoğun ve bulutlu bir atmosfer vardır ve bu atmosferde organik moleküller gökten dökülüyor olabilirler, tıpkı laboratuvar deneylerimizde olduğu gibi. Bununla birlikte, bu gezegende hayat bulunmasına engel bir durum vardır. 

Atmosferi çalkantılı ve aşağı tabakaları çok sıcaktır.  Bir organizmanın aşağı kayıp kızarmaması için çok temkinli davranması gerekir. Adi geçen gezegende hayat olmadığını kesin olarak belirlemek için Cornell Üniversitesi meslektaşlarımdan E. E. Salpeter ile bazı tahminlerde bulunmaya çalıştık. Kuşkusuz, böyle bir yerde hayatın nasıl olduğunu tam olarak kestiremeyiz, ama fizik ve kimya yasaları çerçevesinde, böyle bir ortamda yaşanabilir mi, diye incelemeye başladık. Bu koşullarda yaşayabilmenin bir yolu, yanmadan önce üremek ve yeni doğanların atmosferin daha yüksek ve daha serin tabakalarına çekilebilmeleridir. Bu tür organizmaların çok küçük olması gerekir. Bunlara "kapsüller" diyebiliriz. Bunun dışında içinden helyum ve ağır gazları dışarıya pompalayıp en hafif gazı alıkoyan bir hidrojen balonu da düşünülebilir. Ya da içi sıcak havayla dolu bir balon olabilir; içi sıcak tutularak havada sallanabilir. Bu ısıyı da yediği besinin enerjisinden sağlayabilir. Adına döner-gezer" diyebileceğimiz bu balonumsu yaratık var olan organik molekülleri yiyebilir ya da besinini güneş ışığından ve havadan kendi yapar.

Kaynak: Carl Sagan Kozmos



Yorumlar

Popüler Yayınlar