Cebir veya Tevfiz: Eşarilerin kesb nazariyesi :Tasavvufta Fiili Tevhid : Maturidilerin cüzi irade nazariyesi:




İnsan düşünce tarihinde olan tartışma konularından birisi de insanın mesuliyetinin gerekçesi olan hürriyet meselesidir. Klasik dönem Eşariyye metafiziğinde insandaki cüzi irade araz olup Allah tarafından her an ihdas edilmektedir(yaratılmaktadır.) Eşarilerin kesb teorisi(nazariyesi) İman Ebul hasan el Eşariye dayanır. Kesbin kelime manası kazanmak,edinmek gibi anlamlara karşılık gelir. Kesb kulun kudretinin makdura iktiranıdır.(korelasyon) Şerhul mevakıf kitabında 3. Ciltte sayfa 244'de Kulların fiilleri yüce Allah'ın kudretiyle gerçekleşir bahsinde Seyyid Şerif el-Cürcani kesb teorisini net olarak şöyle açıklamıştır. [ Kulların kudretinin ihtiyârî fiiller de hiçbir tesiri(etkisi) yoktur, aksine eksikliklerden münezzeh olan Allah kulda bir kudret ve ihtiyâr yaratmak sûretiyle adetini icra eder. Buna göre Allah orada bir engel olmadığı sürece kulun kudreti dahilindeki fiilini kudret ve ihtiyârla birlikte var eder. Böylece kulun fiili Allah tarafından ibda ve ihdas olarak yaratılmış iken kul tarafından kesbedilmiş olur. Kulun kesbiyle kastedilen ise onun fiile mahal(yer) olmaktan başka fiilin varlığında hiçbir tesiri ve katkısı(yaratması) bulunmaksızın fiilin onun kudreti ve iradesiyle birlikte olmasıdır. Bu, Şeyh Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî ’nin görüşüdür. ] Eşariyyenin kesb teorisinde insanın hürriyeti var mıdır? Bunun cevabını yine sonraki dönem eşari Kelamcısı cürcaninin şerhul mevakıf kitabından alıntı ile açıklayacağız inşaallah. Şöyle ki: Cürcani kitabın 3. Cildinde cebriyye bahsinde şunları söyler: Cebir, kulun fiilinin Allah’a dayandırılmasıdır. Ilımlı Cebriyye(cebri mutavassıt) yani salt cebri benimseme hususunda saf olmayan aksine cebir ile tevfîz( Hürriyet ) arasında bulunan Cebriyye kula fiilde kesb nispet eder ve kulun fiilde tesiri olduğunu kabul etmez. Mesela Eş‘arîyye, Neccâriyye ve Dırâriyye böyledir. Saf cebriyye ise kula kesb bile nispet etmez. Mesela Cehmiyye böyledir. Bu sözleriyle cürcani mezhebi olan eşarileri aşırı cebriyye olmamak şartıyla yumuşak cebriyye olduğunu kabul etmiştir. Nitekim iman eşariye göre insandaki irade ve kudret fiilin varlığı için şarttır ama illet(neden) değildir. İrade ve kudret seni fiile yaklaştırır. Sende yönelirsin ve böylece yönetişi ile insan fiili kesb etmiş olur. Ne var ki insan iradesi seçiminde bağımsız değildir Allah'ın seçtiği fiili seçebilir. Bu son görüşü ile el-eşari iyice cebriyyeye yaklaşmış ve bu teoriyi eleştiren veya tarif eden bu kuramını orta yollu cebir(cebri mutavassıt) olarak nitelemişlerdir.( Kaynak: D.İ.A.org )

Eşariyye mezhebinin içinde cebir görüşünü red eden alimlerde vardır bunlardan birisi Kadı bakillani , imam el cüveyni ve Gazzalidir. Fakat sonraki dönem eşarilerinden özellikle Fahreddin er Razi, Seyyid Şerif el-Cürcani gibi belli başlı alimler cebir fikrini ehli sünnetin içinde savunmuşlardır. Cürcani şerhul mevakıfta 3. Ciltte sayfa 316',da hüsn ve kubuhun akli olduğunu iddia eden mutezilenin görüşünü çürütmek için cebir fikrini savunmuştur. Nitekim eşarilere göre hüsn ve kubuh şeriatla bilinir akıl ile idrak olunmaz.Bu konuda cürcani mezkur kitapta şöyle der:Bu tahrîri kavradıysan deriz ki, bizim güzellik ve çirkinliğin aklî olmadığına dair iki delilimiz var. Birincisi: Kul, fiillerinde cebr altındadır. Durum böyle olunca akıl fiillerde güzellik ve çirkinliğe hükmedemez. Çünkü ihtiyârî fiil olmayan şey, bu sıfatlarla nitelenemez. Bu hususta biz ve hasımlarımız 
arasında görüş birliği vardır.Kulun cebir altında olduğunun açıklaması şudur: Kul terke güç getiremiyorsa işte bu cebirdir. Çünkü bu takdirde fiil zorunlu, terk ise imkânsızdır. Eğer terke güç yetirebilirse ve fiilin onun tarafından var edilmesi bir müreccihe dayanmıyorsa aksine fiil varlığını yokluğuna tercih eden herhangi bir sebep olmaksızın bazen ondan çıkıyor bazen de çıkmıyorsa o fiil bu takdirde tesadüfî olup onu gerektiren herhangi bir sebep olmaksızın gerçekleşmiştir. Dolayısıyla da ihtiyârî olamaz. Çünkü ihtiyârî fiil, onu tercih eden kesin bir iradeyi gerektirir. Eğer onun tarafından var edilmesi bir müreccihe dayanıyorsa o müreccih kuldan kaynaklanmaz. Aksi halde sözü o müreccihin kuldan çıkışına taşırız ve teselsül eder. Oysa bu imkânsızdır. Ayrıca fiil dayanağını oluşturan o müreccih nezdinde zorunlu olur. Aksi halde onunla birlikte yapmak ve yapmamak mümkün olur ve bu takdirde başka bir müreccihe ihtiyaç duyar. Çünkü ona muhtaç olmasa da bazen ondan çıksa bazen de çıkmasa tesadüfi olur. Nitekim bu, daha önce geçmişti. Başka bir müreccihe ihtiyaç duyduğunda ise sözü ona taşırız ve teselsül eder. Bu durumda fiil, o müreccihle birlikte zorunlu olması halinde kaçınılmaz olur. Bütün durumlarda yani terkin imkânsızlığı ve fiilin tesadüfi ve zorunlu oluşu hallerinde kulun fiillerinde ihtiyarı yok demektir. Dolayısıyla kul fiillerinde cebir altındadır. Şu halde hiçbir fiil aklî güzellik ve çirkinlikle nitelenemez ve bu hususta birleşik icma vardır. Bize göre bunun nedeni, aklın güzellik ve çirkinlikte dahlinin olmaması; onlara göre ise güzellik ve çirkinliğin ihtiyârî fiiller in sıfatlarından olmasıdır.

Cürcaniden Daha önce de İmam Razi insan muhtar suretinde muztardır demiştir.İmam teftazani de el makasıd kitabında aynı sözü söylemiştir. Fahreddin er-Râzî’nin görüşünün ise cebir olduğu açıktır. Nitekim Raziye göre insanın hâdis olan irade ve kudreti bulunmakla birlikte bunların fiilin meydana gelişinde herhangi bir etkisi yoktur. Çünkü kişinin kendi alanına giren fiillerden birini işlemesi, onun kalbine doğan alternatif düşüncelerden biriyle kudretinin anlaşması sayesinde mümkün olur. Alternatiflerden birinin tercihi ise kalbe gelen âni düşüncelerle oluşur. Kendi kendine meydana gelemeyecek olan bu düşünceleri yaratan şüphesiz ki Allah’tır. Bu durumda fiilin vukuunda asıl etkili olan insanın kendisi değil onu fiile sevkeden düşüncenin yaratıcısıdır(Allah) (el-Meṭâlibü’l-ʿâliye, IX, 10-11). (Kaynak:D.İ.A.org ) 

Bu bilgilere cürcaninin şerhul mevakıfı,Teftazaninin el makasıd ve razinin tefsiri kebirinden ulaşabiliriz. Muhtar suretinde muztar demek: görünüşte (zahirde) hür gibi görünen ama gerçekte (batında/gizlide) fiilerinde mecbur olan varlık demektir. Maturidiler eşarileri tenkid etmişlerdir. Bu tenkidlerden birisi de eşarilerin insanı fail bir varlık olarak kabul etmeme ve cebir fikrini benimsemede toplanır. Şöyle ki Eşariler Yaratıcı olmak İle Fail olmayı özdeş kabul ederler. Allah'tan başka bir Yaratıcı olmadığı için O'dan başka Failde yoktur. Kul fiilin üzerinde cereyan ettiği bir yerdir ve fail olan Allah'ın fiili yaparken kullandığı bir alettir/vasıtadır. Bu anlayış Tasavvuftaki Tevhidi Efal (Fiilerin Birliği) inancı ile birebir uyumludur. Peki nedir Tevhidi Efal? Bütün fiilerin ve bütün iliyyet tesirinin(nedensel etkinin) Sadece Allah'a ait olmasıdır . Sözlükte “işlemek, yapmak” anlamına gelen fi‘l kökünden türemiş bir isim olup “iş, davranış, eylem” demektir. Terim olarak “mümkinin imkân sahasından çıkarılıp var kılınması” diye tanımlanabilir. Bunun dışında fiil (çoğulu ef‘âl) “bir şeyin bir başka şey üzerinde etkili olması, müessirden meydana gelen etki, bir şeyin taşıdığı oluş vasfı, bir müessirin etkisiyle bir varlık üzerinde görünen şey” diye de tarif edilmiştir. Amel ve sun‘ da fiille eş veya yakın anlamlı kelimelerdir amel sahibine Amil ,Sun sahibine de Sani denir. ( D.İ.A.org )

Cebriyye’ye göre insana gerçek anlamda hiçbir fiil nisbet edilemez. İnsanın bütün fiilleri Allah tarafından yaratıldığı, dolayısıyla insan icbar altında bulunduğu için onun irade ve kudretinden söz edilemez. İnsan sadece fiile vasıta olduğundan veya fiil kendisi üzerinde gerçekleştiğinden mecazi anlamda fiil sahibi kabul edilebilir. Nitekim, “Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürmüştür; attığın zaman da -ey resulüm- sen atmadın, fakat Allah atmıştır” (el-Enfâl 8/17) meâlindeki âyette görünüş bakımından insanlara izâfe edilen fiillerin gerçek fâilinin Allah olduğu ifade edilmiştir. Hz. Peygamber, kendisi de dahil olmak üzere hiç kimsenin amelinin karşılığı olarak cennete giremeyeceğini, kişinin ancak ilâhî lutuf sayesinde kurtuluşa erebileceğini belirterek (Müsned, II, 325; Müslim, “Tevbe”, 71-77) amelin gerçek ve müessir bir değer taşımadığına işaret etmiştir. Ayrıca ilâhî irade ve kudretin bütün varlık ve olayları kuşattığı dikkate alınırsa insana ait fiillerin de bu kapsama dahil olduğunu kabul etmek gerekir.(Şerḥu’l-ʿAḳīdeti’ṭ-Ṭaḥâviyye, s. 433-434; Beyâzîzâde, s. 253-254)

Başta Cehm b. Safvân olmak üzere Cehmiyye’ye mensup âlimlerle sûfîlerin büyük çoğunluğu bu görüştedir. Sûfîlere göre kâinatta yegâne fâil ve hakiki müessir Allah’tır. O’ndan başka fâilin bulunduğuna inanmak tevhide aykırıdır. Nitekim ünlü sûfî Muhyiddin İbnü’l-Arabî, kulların elinde meydana gelen fiillerin gerçekte Allah’a ait olduğunu açıkça belirtmiştir. Ona göre fiillerin kullara nisbet edilmesi ceza veya mükâfatın kendileri üzerinde cereyan etmesi, yahut bu fiillerin insan eliyle gerçekleştiğini görerek kendilerine ait olduğunun iddia edilmesi sebebiyledir (el-Fütûḥât, IV, 33-35; Şa‘rânî, I, 140-141).Abdülkerim el Kuşeyrîʼnin naklettiğine göre Cüneyd-i Bağdâdî tevhidi “bütün yaratılmışların her türlü davranışlarının Allahʼtan olduğunu bilmek” şeklinde tarif etmiştir. Zünnûn el Mısrîʼye göre tevhid ve tevekkül öncelikle Allahʼtan başka tanrılar edinmeyi, ikinci olarak da Oʼndan başka sebepler göstermeyi imkânsız kılar. Herevîʼye göre bunların ilki “avâmın tevhidi”, ikincisi de “havâssın tevhidi”dir (bk. Çağrıcı, s. 31-32). ( Diyanet İslam ansiklopedisi.org ) Eşarilere göre hakiki neden (müessir/Fail) Sadece Allah'tır ve âlemde varolan her şey vasıtasız bir şekilde Tek Mucid olan O'nun tarafından icad(var) edilmiştir. Bu nedenle tabiatta cereyan eden zorunlu bir doğal nedensellik yoktur. Yaratık şeyler ilahi kudrete vesile olan mümkünlerden ibaretlerdir.

Ef‘âl-i ibâd konusunda Eş‘ariyye çoğunluğunun görüşlerini isabetli bulan Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, “Ne cebir vardır ne tefvîz” anlayışına karşı “Hem cebir vardır hem tefvîz” tezini savunmuştur. Ona göre insan kendi irade ve tercihiyle Allah’ın yapmasını istediği fiilleri yapar. Fiillerini kendi iradesiyle yapması açısından hürdür; sadece Allah’ın yapmasını istediği fiilleri tercih edebildiği için de cebir altındadır (Mevḳıfü’l-beşer, s. 47).

Şimdide maturidilerin cüzi irade nazariyesini ele alıyoruz: Mâtürîdî âlimlerinin çoğunluğuna göre insanlara ait fiillerin aslı Allah’ın kudretiyle, iman-küfür, itaat-isyan, hayır-şer gibi vasıfları ise insanın kudretiyle meydana gelir. Bu sebeple fiili yaratan Allah, kesbeden ve yapan insandır. Mâtürîdiyye’nin temel görüşlerine öncülük yapan Ebû Hanîfe, insanın her şeyi ile yaratılmış olmasını fiillerinin de yaratıldığının bir delili olarak kabul etmiştir. Yani bir fiilin fâili yaratılmış olunca fiilin kendisi de yaratılmış demektir. Buna rağmen insanın yaptıklarından sorumlu tutulması, hem itaat hem de isyan için elverişli olmakla birlikte, itaate sarfedilmesi amacıyla kendisine verilen gücü iki alternatiften dilediğine sarfetmesi sebebiyledir (el-Fıḳhü’l-ebsaṭ, s. 47-48; Beyâzîzâde, s. 252). Ebû Mansûr el-Mâtürîdî de konuyu işlerken insanın sorumluluğu yanında ilâhî irade ve kudreti de dikkate alan bir yöntem takip etmiştir. Ona göre Allah kullarına buyruklarına uymayı emretmiş, uyanlara mükâfat, uymayanlara ceza vereceğini bildirmiş ve aynı zamanda Kur’an’da insanların fiil işlediklerini beyan etmiştir. Fiiller sadece Allah’a nisbet edildiği takdirde ilâhî buyrukların bir anlamı kalmayacağı gibi bunların muhatabının da Allah olması gerekir ki bunun yanlışlığı açıktır. Esasen insan dilediği fiili yapma gücüne sahip olduğunu ve fiilini kendi isteğiyle yaptığını tecrübe ile bilir. Bununla birlikte kalplerdeki saklı düşüncelere varıncaya kadar Allah’ın her şeyi bildiğini ve yaratmanın sadece O’na mahsus bir sıfat olduğunu ifade eden âyetler de vardır. Şu halde bir fiilin oluşmasında biri yaratmak, diğeri yapmak (kesb) olmak üzere iki yön vardır. Fiil yaratılış yönünden Allah’a, kesbediliş yönünden de insana nisbet edilir ve böylece fiil, oluşumuna değişik açılardan tesir eden iki kudretle meydana gelmiş olur. İnsan biri fiilden önce, biri de fiil anında olmak üzere iki tür kudrete sahip olur. Bunların ilki, insanın fiili yapmasını engelleyecek bir zihnî ve fizikî eksiklik taşımaması, fiil işleme yeterliliği, ikincisi ise istediği fiili yapmasını sağlayan kudrettir. İşin meydana gelmesinde asıl etkili olan bu kudret Allah tarafından insana tam fiil anında verilir (yaratılır). Ancak bu kudretin yaratılması insanda mevcut(varolan) diye de ma‘dûm(yok olma) diye de nitelendirilemeyen bir mânaya yani iradeye bağlıdır ve insan bu sebeple sorumlu olur (Mâtürîdî, s. 225-234, 254-262; Nesefî, II, 541-545, 596-613). Mâtürîdî ile Ebü’l-Muîn en-Nesefî’nin, fiilin meydana gelmesini sağlayan iradenin yaratılmış olup olmadığına dair açıklamalarına rastlanmadığı halde daha sonraki Mâtürîdiyye âlimleri bu konuya açıklık getirerek insanda küllî ve cüzî olmak üzere iki irade bulunduğunu, küllî iradenin hâdis olduğunu, buna karşılık cüzî iradenin Allah tarafından yaratılmadığını ve bunun bir çeşit “hal” olarak vasıflandırılabileceğini kabul etmişlerdir (Mustafa Sabri, s. 56-57).

Mâtürîdiyye’nin görüşleri de bazı noktalarda eleştirilmiştir. Bu eleştiriler, hâdis bir varlık olan insanda hâdis olmayan cüzî iradenin bulunduğunu kabul etmesi, varlık ve yoklukla nitelendirilemeyen bir cüzî iradeye dayanarak insanın sorumluluğunu temellendirmeye çalışması şeklinde özetlenebilir. Zira hâdis bir varlıkta hâdis olmayan bir nitelik bulunduğunu iddia etmek tutarsız olduğu gibi varlık ve yoklukla nitelenemeyen bir iradeden bahsetmek de insanın iradesiz olduğunu söylemekle eşittir. Ayrıca Mâtürîdîler’in, insanın cüzî iradesini kullanması halinde yöneldiği fiilin Allah tarafından yaratılmasını mutlak ve sürekli olarak vuku bulan ilâhî bir kanun( Adetullah ) telakki etmeleri de isabetsiz görülmüştür.
Çünkü bu anlayış, fiilde hâkimiyeti Allah’ın yaratmasına değil kulun iradesine vermekte ve dolayısıyla onun, fiilini gerçekleştirirken ilâhî bir müdahaleye ihtiyacı kalmamaktadır (Mustafa Sabri Efendi, s. 72, 161-164). 

Sonra bir de hanefilerce Allah'ın külli iradesi kulun cüzi iradesine tabi kabul edildiği için Allah'ın iradesi kulun iradesine bağlı cebri bir konuma düşmektedir. Bu durumda kul cebir altında olmasa bile Tanrı cebir altında olmaktadır.Bu ise daha büyük bir sorundur. 


Cebir görüşünü benimseyen belli kişiler istisna edilirse İslâm âlimlerinin, fiillerin meydana gelişinde insanın kısmen veya tamamen etkili olduğu ve dilediği fiilleri yapma hürriyetine sahip kılındığı hususunda ittifak ettikleri söylenebilir. Bu sebeple bazı Batılı yazarlarca, bütün müslümanların, cebir görüşünü benimseyen ve insanları fiil yapma hürriyetinden yoksun bırakan bir inanca sahip olduklarının iddia edilmesi gerçeğe aykırıdır. Hangi kavramla ifade edilirse edilsin fiillerinin meydana gelişinde insanın hiçbir etkisinin olmadığını savunan görüşlerin sorumluluğu temellendiremediği açıktır. Kişinin irade ve kudretinin yanı sıra fiillerinin de Allah tarafından yaratıldığını savunan Eş‘ariyye çoğunluğunun görüşü ilk bakışta cebri andırmakla birlikte ihtiyarî fiillerin meydana gelişinde insanın kısmen de olsa bir etkiye sahip bulunduğunu kabul ettikleri dikkate alınırsa onların da mutlak cebri benimsemedikleri görülür.
 Bu sebepledir ki Eş‘arîler mutedil (cebr-i mutavassıt) bir anlayışın temsilcileri olarak kabul edilmiştir. Mâtürîdiyye âlimleri ise hâdis olmayan bir cüzî iradeye sahip olduğunu savunduklarından Eş‘ariyye’ye nisbetle insanın sorumluluğunu daha mantıklı bir temele dayandırmak istemişlerdir. Ancak zâtı itibariyle Allah tarafından yaratılan bir varlığın dolaylı da olsa yaratılmamış bir iradeye sahip bulunduğu fikri kendi içinde bazı problemler taşımaktadır.
 ( D.İ.A org )

Yorumlar

Popüler Yayınlar